Bir insana “Yoğurt ne renktir?” diye sorarsınız. “Siyah” der.
Önüne beyaz yoğurdu koyarsınız.
Gözleriyle görür. Dokunur, tadına bakar.
Yine de “Hayır, siyahtır.” demekten vazgeçmez.
O noktada artık yoğurdun rengini tartışmıyorsunuzdur.
İnsanın gerçeğe karşı tutumunu tartışıyorsunuzdur.
Yanılmak ayıp değildir.
İnsan olmak, zaman zaman yanılmayı da beraberinde getirir.
Asıl mesele, yanıldığımızı fark ettiğimizde geri adım atabilecek kadar dürüst ve olgun olabilmektir.
Fakat bazı insanlar için “Yanılmışım” demek, gerçeği kabul etmek değil, yenilgiyi kabul etmek gibidir.
Bu yüzden ellerindeki düşünceyi savunmak için gerçeğin kendisiyle mücadele etmeye başlarlar.
Oysa gerçek, bizim ona inanıp inanmamıza göre değişmez.
İsterseniz okyanusları mürekkep yapın, sayfalarca kitap yazın, bütün kanıtları önlerine serin.
Eğer insan gerçeği görmek istemiyorsa, elinizdeki kanıtların çokluğu hiçbir şeyi değiştirmez.
Çünkü bazen sorun bilginin eksikliği değil, kabul etme iradesinin eksikliğidir.
İşte bu yüzden her tartışmaya girmeden önce kendimize şu soruyu sormak gerekir:
Karşımızdaki insan gerçeği öğrenmek mi istiyor, yoksa kendi söylediğinin doğru olduğuna inanmak mı?
Gerçeği arayan insan, yanlışını gördüğünde yönünü değiştirir.
İnat eden insan ise yönünü değiştirmek yerine, yolunu haklı çıkarmaya çalışır.
Ve bazen insanın önüne gerçeği koymak yetmez.
Önce, gerçeğe bakmaya razı olması gerekir.